Tercüme dünyasında

Tercüme dünyasında

Tercümeye çeviri, mütercime de çeviren deyince bazı arabaları çeviren trafik polisi aklıma geliyor.

Tercümana da çevirici demişler ki bu da yol kesen eşkıyayı hatırlatıyor. Hele tercümana dilmaç demeleri yenilir, yutulur değil. “Dil yaresini andıracak yare bulunmaz.” Çünkü yabancı kelimeler bizi Roma medeniyetine çekerken, uydurukça kelimeler dilimizi kısırlaştırıyor, sanat adına ne yapabiliriz? Devlet klasiklerinde Fusus-–ul Hikem-’in de tercümesi bir şeye yaramaz, Faus’’un da… Hiçbir millet bizim kadar diline düşman olmamıştır, bu sebeple tek millet olduğumuz halde birbirimizle anlaşamıyoruz. İslâm medeniyeti ise dedelerimizin Türkçesi’yle geçip, gitti.

Tercüme dünyamız ağır yaralar almıştır:

Yabancı lisan bilen bir şahıs Türk Edebiyatı’nı ne kadar biliyor ki tercüme yapabilsin?

Tercümede yazarın üslubu, sanatı kaybolur, bunların yerine mütercimin üslubu ve sanatı oturmazsa, edebiyatla ilgisi olmayan bir kitap, makale, vesaire ortaya çıkar. İhya’–yı Ulum’da Gazali’’nin belagatını bulamayacağınıza göre, mütercim bu babta ne yapabilmiştir? Şeyh Sadi Şirazi’’nin Gülüstan ve Bostan’ı’nı okuduğumda içim kan ağlar, bu kıssalar, bugünkü insana bir şey vermiyor.

İslâmî kültür arttıkça Arapça bilenlerin de sayısı artıyor fakat Arapça bilenler Türkçe’’yi ne kadar biliyor? Kur’an ve hadis tercümelerinde de bu husus karşımıza çıkıyor.

Batı’dan tercümelerde de bu husus kangren şeklinde kendini gösteriyor: Descartes’’ı, Aristoteles’’u, Bacon’’u, Hegel’’i, Pascal’’ı ve Goethe’’yi ne kadar anlatabildiler.

Tercümeler lafza, mânâya, bir de hem lafza, hem de mânâya sadakat gösterilerek yapılır. Mütercim, her şeyden evvel’ “Yazar burda ne demek istemiştir?” sorusuna cevap aramalıdır. Lafız kadar mânâya da dikkat etmelidir. Bundan sonra Türk Edebiyatı gündeme gelir.

Tercümelerde bir başka rahatsızlık da: Bir kitabın, birkaç yayınevi tarafından tercüme edilip, rekabete girilmesi.

Tercümelerde hiçbir zaman ideoloji gözden ırak tutulamaz. Yabancı ideolojilerin bütününü besleyen tercümelerdir.

“Sanat, sanat içindir” teraneleri de fikirsizliği aşılamak için bulunmuş bir afyondur.

Su sebeple öyle kitaplar, öyle güzel kağıda yazılmıştır ki, “Keşke bu kağıtlar yazısız olsaydı” demekten kendimizi alamıyoruz.

Bir de tercüme kitaplar, ülkesinin her şeyini ülkemize aktarıyor. Hristiyan dünyasında içki, kumar, fuhuş, uyuşturucu yaygındır, bir bakıma da normaldir. Bunların hepsi normal bir eda ile yazılır çizilir. Böylece başkalarının yatak odası, meyhanesi, çırılçıplak resimleri, heykelleri rahatlıkla sizin dünyanıza giriverir. Hiçbir ideolojik kitap, müstehcen neşriyat kadar Müslüman’a zarar veremez!

Her ülkenin kendine has ahlâkı veya ahlâksızlığı vardır. Türkiye gibi tarihî çizgisini değiştirmiş bir ülkede şu veya bu devleti, rejimi, ideolojiyi kendine örnek alabilir. Tercümelerin bu babta rolü büyüktür.

Kültür sınır tanımaz. Dünyadan haberi olmayan yazar veya mütercim çok kere keseri eline vurur.

Zıtların arenasında bulunduğumuza göre, galip gelmek kadar mağlup olmak da gündemde var.

Bir de korsan kitapçılar veya kitap korsanları var ki, en berbat kitap ve rejim, bunların yanında haysiyetlidir.

Bir zamanlar Bütün Dünya diye bir dergi çıkardı. İyi, kötü ne varsa içine doldurulurdu. Hepsi tercüme yazılardı. Herhalde bugün iyiyle, kötünün içimizde cirit atmaları bundandır.

Kültür hayatımızda tercümelerin yeri büyüktür. Kültüre sınır konamaz. Eğer mahkûm olmak istemiyorsak, hakim bir edayla tercümelere sahip çıkmalıyız.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir