Şiir üzerine…

Şiir üzerine…

Ne buyurmuşlar: “Şiir varlığın gizli anlamlarını taşır(mış), örneğin:

Göğü tersçe çevirip başıma mavi

kağıttan deli, köpük kuş

ötleyen kendi öğrenir ötmesini”

İşte böyle nokta, virgül önemli değil, mısralar küçük harfle başlayabilir. Aklına geleni söyleyeceksin, kimse bir şey anlamayacak, böylece gizli anlamları açıklamış olacaksın, ne büyük şair değil mi?

Eğer:

Her şey bir nizam içinde,

Nizamı koyan elbet var.

Her şey ölçülü, ahenkli

Zerreden ta şemse kadar.

Dersen, bu şiir olmazmış, düz yazının (nesrin) kafiyeli şekliymiş… Halbuki şiir yoğun duyguların dışa dökülmesi(ymiş). Musikinin elinden alınmış bir şey(miş). Onlara göre örneğin:

Ay sarıya boyarken

Fıstıklar arkasında kararan akşamı

Derin bir ahla içeri çeker

Pencereden yarısını

İşte şiir böyle olmalıymış, kokular, renkler ve sesler birbirine cevap vermeliymiş, biz de bu sırrı anlamalıymışız.

Herkes dünya sahnesinde bir artist, Herkes hayatının rolünü oynar.

Çokları derken: Öğrendik bu işi.

Birdenbire bütün lambalar söner.

Aaa, işte bu şiir olmadı, çünkü vezin, kafiye var. Sonra her şey apaçık anlaşılıyor. Ayol, şiir sözün ötesinde bir şey:

Düşünerek ısınmaya çalıştım ekmeği

arandım

birilerin bakışıyla bakışmayı

Gördünüz mü şiir böyle olacak. Sembol Efendim, şiirde semboller konuşacak, Wagner böyle demiş…

Derler ki: Bal yiyemez hiçbir zaman

Kuzulara çiçek yediren çoban.

Bu beyit didaktik, öğüt veriyor. Böyle şeyler nasihat kelimesiyle geçip gitti. Şiirle müzik bir bütündür, kanuninin taksiminde söz var mı? Şiirde de söz olmayacak ruh olacak, örneğin:

Bir de kayaları suskun dağların

Üstü başı dökük

Son kuşları dallarda

İşte böyle, kanuni’yi Kanuni Sultan Süleyman sanıp, taksim’i de İstanbul’da bir semt ismi olarak bilirsen şiirden nasibin yok demektir.

Ebedi kuşatma istemem sınır

Zincirim, kelepçem kopmalı bugün.

Sinemde inciler hem çile, hem sır,

Öyle çile var ki sefadan üstün

Böyle şiir olmaz, her şey çok çok açık. İmla kurallarına özen gösterilmiş, bu zorunluk niye? Dilediğim gibi yazarsam şiir olur.

İnci Asena ne güzel söylemiş:

Muz ruj saksafon anahtar

Mavi mavi mavi

Kriko şambriyel direksiyon

Ah mavi

Siz kalkıyorsunuz:

Alın, dünyalar sizin olsun, alın!

Türbeler söyleyin sermayenizi…

Orada toprağa dokunan alın,

Burada karınca içer denizi.

Öğüt vermekten bir türlü vazgeçemiyorsunuz. Şiir gönül tellerine dokunan mızraptır, anlamayıp, his edeceksin:

Keskin ten kavşaklarında

Yorulmuştur dağ

Soluk soluğa dizbağları çözmekten

Yılmaz Daşlıoğlu’’nun bu şiirinde anlam gizlidir. Halbuki sizin:

Hey dağlar, karınca geliyor kalkın

Ne haldir, demeyin fırlayın bugün.

Ziftler elmaslaştı zamana bakın

Büyüklüğü verin, artık küçülsün.

Şiirinizde şiir hali yok; kafiye ustalığı var. Bu, gericiliktir, geriye özlemdir, bari aruzla yazın da her şey olup bitsin.

Kimseye aldırdığı yok

Şapkalardan bir şapka

Denize doğru arkası

Şiir deyince aklıma böyle şeyler gelir. Gerçi bunlar sizinkiler gibi ezberlenmez amma, belleği de yormamak gerekir.

Bir toz bulutu ile desenlenmiş talihler,

Semavi bağlarını kesmiş birçok tashihler…

Zulmetler nur doğurur, bilen çeker zahmeti,

Afakı, tutmuş bela, bahsetmiyor tarihler.

Çok karamsar bir şey, insanın içini karartıyor. Bir de Salah
Birsel’’in şiirine bakalım:

Fil tufanısınız

Herkesten uyanık herkesten yarımsağ

Para babası tut–kapçı ve tarzan

Artık böylesine şiirler devri başladı. Aruz’muş, hece’ymiş… Vezin, kafiye, durak… Mânâsız şeyler bunlar. Şiir gizli mânâları bulup çıkaracak. Türk Edebiyatı böylece oluşacak!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir