Batı ölçüleri ve ölçülerimiz

Batı ölçüleri ve ölçülerimiz

Biz yıllar yılı kendimize Batılı gözlerle bakıp, kendimizi Batılı ölçülerle değerlendirdiğimiz gibi, Batı’’ya da
Batılı gözlerle bakıp, onu Batılı ölçülerle değerlendirdik.

Batılı, her şeye kendi gözü ile bakmakta, her şeyi kendi ölçülerine göre değerlendirmekte haklı idi; çünkü başka türlü olamazdı. Ayrıca Batı, tarih içinde çok değişik şartlar altında yaşamıştı. Meselâ, dünyanın başka yerlerinde pek görülemeyen ve yaşanmayan koyu bir Ortaçağ karanlığının içinden geçip gelmişti. Her şeyi bu karanlık devreye göre değerlendiriyordu. Mesalâ, medeniyeti, kültürü de içine alacak şekilde, en geniş mânâsı ile ele alıyor, kendi medeniyetini tek ve her zaman gelişen bir medeniyet olarak görüyor, onun dışında kalan her medeniyeti basit, iptidai ve geri olarak vasıflandırıyordu. O medeniyetlere sahip olan insanları ise, bazan çağ dışı, bazan mutaassıp, bazan barbar, bazan da zavallı olarak damgalamaktan çekinmiyordu. Bu noktadan hareketle de, sadece Batılılar medenidir, kalkınma ve gelişme sadece Batılılar’a has bir vasıftır gibi sonuçlara gidiyordu. Hattâ Batılılar, beyaz ırktan olmayan, Hıristiyan dinini kabul etmeyen hiçbir milletin kalkınamıyacağı, yani medenileşemiceği kanaatini yaymaktan da çekinmiyorlardı. Herhangi bir memleketin sömürgeleştirilmesi bile, Batılılar’ın bir lütfu gibi gösteriliyordu ve bunun beyaz adama yüklenmiş bir külfet olduğu kabul ediliyordu.

Bu anlayışla, Anglosakson emperyalizminin ve İngiliz kahramanlığının müdafaasını yapmakla tanınan ve 1907’de Nobel Edebiyat “ödülünü” kazanan İngiliz yazarı ve şairi Rudyard Kipling, ırkdaş ve dindaşlarını bu külfete katlanmağa çağırıyor ve şöyle diyordu:

“Girmediniz limanlara,

Basıp geçmediniz yollara,

Gidin hayat verin onlara

Ölümünüzün izini bırakın onlarda.”

Yine bu anlayışla, Çarlık Rusya’sı başbakanlarından Gorçakov, Türkistan’’ı istilâya girişmelerinin sebebini, bütün Batılı milletlere hitaben neşrettiği bir beyannamede, “Asya milletleri, aşikâr ve müessir bir otoriteden başka hiç bir şeye hürmet etmezler. Bizim ilhak seferlerimizin hedefi ise, asayişi sağlamak ve medeniyete hizmet etmektir” şeklindeki sözlerle açıklıyordu.

Bizler ise, aşağılık duygusu içinde ve Batı’’ya hayran olarak, her şeyi de Batılı kaynaklardan aldığımız için, onlar gibi düşünmeyi, onlar gibi hareket etmeyi ve onların inandıklarına inanmayı marifet sayıyorduk, hattâ onlar gibi düşünmenin de ötesinde, onlar gibi hissetmeye çalışıyorduk. Onlar neyi kabul ediyorsa, onu kabul ediyor; onlar neyi reddediyorsa onu reddediyor; onlar neyi münakaşa ediyorsa, onu münakaşa ediyorduk. Bunların yanlış olacağını, hatalı olacağını, zararlı olacağını, hiç olmazsa bizim toplumumuz için, bizim kültürümüz için, en azından faydalı olmayacağını düşünüyor veya düşünemiyorduk. Bu bakımdan, Batılı bir plâk gibi çalıp söyleyen “aydın”lar en fazla bizde görülüyordu. Bundan dolayı da, memleketimizde, hemen her sahada ve yıllar yılı, her şeyin en doğrusunu bildiğini, en iyisini gördüğünü ve en güzelini yaptığını iddia eden kimselerden meydana gelen bir “Aydınlar despotizmi” hakim olmuştur. Japonya’’da ise durum, çok farklı idi: Japonlar bütün dünyaya kendi gözleri ile bakmasını, her şeyde kendi varlıklarından ilham almasını ve her şeyi kendi ölçülerine göre değerlendirmesini en mükemmel şekilde biliyorlardı.

Kısaca, bugün Türkiye’miz bin bir çeşit tehlike ile karşı karşıyadır. İmparatorluğumuzu yıkıp parçalayan güçler, daha büyük imkânlarla, daha değişik metodlarla ve kinleri daha da bilenmiş olarak yine karşımızdadırlar ve fırsat kollamaktadırlar. Bu durum karşısında Türkiye’mizin içinde bulunduğu kaostan çıkabilmesinin tek yolu, silkinip kendimize gelmemiz ve kendi değerlerimizin önemini anlamamızdır; bütün imkânlarımızı ortaya koyup, tükenmez bir gayret ve sonsuz bir çalışma ile milliyetçi Türkiye’yi kurma yoluna girmemizdir. Çünkü her tehlikeye karşı koyarak millî hedeflerimize ulaşabilmemiz, ancak kendi tarih ve medeniyetimizden ilham alarak, kendi kültürümüze dayanarak ve kendi gücümüze güvenerek mümkün olacaktır. Burada kendi tarihimiz, kendi medeniyetimiz, kendi kültürümüz ve kendi gücümüz derken, maksadımız hiç bir şekilde ve mânâda Batı’yı ve Batı’nın değerlerini reddetmek değildir. Aksine, Batı ile ve Batı medeniyeti ile ölçülü, hesaplı ve bilerek daha yakın ve daha ciddi bir şekilde yan yana gelmek, alış verişte bulunmak ve bundan da yeni sentezlere giderek, kalkınmamızı en kısa zamanda sağlamak, devletimizi en güçlü duruma getirmek ve milletimizi çağımızın en ileri refah seviyesine ulaştırmaktır. Böylece de dünya politikasındaki müstesna yerimizi almaktır (1).
–––––––––––––––
1. Bu yazı, Mehmet Turgut’un 1985’te yayınladığı “Japon Mucizesi ve Türkiye” isimli kitabın önsözünden alınmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir