Ayaküstü bir sohbet

Ayaküstü bir sohbet,

Liseli, üniversiteli gençler etrafımı sardı: – Bir Minyeli Abdullah daha yazsanız konusu ne olurdu?
–
-Sizleri yazacağım, sizin hayatınızı…

Hepsi dikkat kesildi. Devam ettim:
–
-Günah seline nasıl karşı koyduğunuzu: İçkiden, kumardan, kız arkadaştan nasıl uzak kaldığınızı… Namaz, oruç gibi ibadetlere nasıl devam ettiğinizi… Bazılarınızın ebeveyniyle mücadelesini… Çevrenizin tesirinde kalmamanın sırrını… Kahveye, plaja gitmemeniz… İlme, tekniğe önem vermeniz… İşte bunları yazınca fevkalade bir roman ortaya çıkmaz mı?
–
-Bu romanda heyecan unsuru ne olacak?
–
-Her şey sizi İslâm’’ın dışına çekmek istiyor. Camisiz okullar… Televizyonlarda Amerikan filmleri… Müstehcen gazeteler, dergiler… Memuriyet hayatında namaz gibi ibadetleri gizlemek… Bu olumsuz hallere rağmen siz tarihî çizginizde kalmaya çalışıyorsunuz, medeniyetinizi bulmaya gayret ediyorsunuz…
–
-Böyle bir roman psikolojik olmaz mı?
–
-İç dünyamızdaki fırtınalara ayna tutabilsek, okuyucu olayların bu türünden de etkilenir. Kaldı ki köşesine çekilmiş bir dervişin hayatını anlatmıyoruz. Avrupa ülkelerinden biri olan Türkiye’de İslâmiyet’’i yaşamanın çileleri dile getiriliyor: İçki içen bir baba, onun lambur lumbur konuşmaları ve maddî–-manevî sıkıntı çeken anne ve çocukları… Bazı resmi dairelerde kokteyl partilerin düzenlenmesi… Bazı memurların kulüpte kumar oynayarak maddeten ve manen bitmesi…
–
-Bu romana ne zaman başlayacaksınız?
–
-20 sene evvel başlamıştım, ismi: Cumhuriyet Çocuğu’ydu. Romanın kahramanı Tufan. Babası doktor, annesi İngiliz filolojisinden mezun olmuş bir öğretmen…
–
-Peki, neden yazıp, bitirmediniz?
–
-Makale ile roman aynı anda gitmiyor. Biri araştırma, mantık istiyor; öbürü hayal, duygu… Roman yazacak kimse odasına kapanacak, romanın kahramanıyla ağlayacak, onunla gülecek. Onu görenler delirdi zannedecek fakat o, kendini herkesten gizleyecek. Yine de ondaki değişikliğin farkına çokları varacak… O, ekmeğin fiyatını dahi bilmeyecek. Nasıl ki bir ağaç, köküyle, gövdesiyle, yaprağıyla, kısacası bütün zerratiyle seferber olup, meyva verirse… Roman yazan da aynı şeyi yapmalıdır.
–
-Hikaye yazarken de böyle mi?
–
-Hayır. Hikaye, kıssa, masal, fıkra bunlar kısa yazılardır, tasarlanır ve yazılır. Roman, uzun bir yazı, 15. sahifede söylediğin deyimi, 175. sahifede tekrar etmemelisin. Roman bütünüyle kafaya girecek, tekrarlara, tutarsızlıklara, mantıksızlıklara ve yanlışlıklara yer verilmeyecek. Ayrıca her paragrafta kaleminiz kuvvetli olacak. Bir yandan okuyucu olayların tesirine kapılıp giderken, öte yanda zevkle okunan bir kitap ve süt içerken yağ almak gibi fikirler, bilgiler, görgüler…
–
-Bu iş zor değil mi?
–
-Bir insan sanatkarsa yaptığı iş ona zor gelmez. Zaten başarının onda dokuzu ter, biri kabiliyettir. Bizde yazılan romanların çoğu çala kalem gidiyor. Emek verilen, ter dökülen romanlar, varlığını belli ediyor. En iyi hakem: Okuyucudur.
–
-Çok okunan her kitap, kıymetli midir?
–
-Roman okuyucu için yazılır. Bununla beraber okunan her kitap kıymetli bir eser olmayacağı gibi, okunmayanlar da kıymetli olmayabilir. Aslında okunmayan yazarlar var, bunlar ister istemez, kalemlerini ceplerine koymak zorundadır. Okunanlar ise, işi tembelliğe vurmazlarsa, yazmaya devam ederler.
–
– Goethe’nin Faus’t’u, Shakespeare’nın Hamlet’’i, Dostoyevski’’nin Suç Ve Ceza’’sı az okunur fakat dünya klasikleri arasındadır?…
–
-Evet az okunup, çok kıymetli olan eserler vardır. İsterseniz siz de az okunacak eserler yazabilirsiniz…
–
Elimizden gelse, çok okunan eserler yazarız.
–
Sır burda: “Okumuyorlar” diye halkı itham etmektense, okunan yazar olmalı. Okumayanlar yok, okunmayanlar var.
–
-Siz her yazınızda, her eserinizde bir mesaj veriyorsunuz. “Sanat sanat içindir” tezi daha güçlü değil mi?
–
-Mesaj vermeyen hiç bir şey yok. Diyelim ki ben İslâmiyet’’le ilgili mesajlar veriyorum; bir başkası “sanat sanat içindir” diyerek İslâmiyet’’ten bahsetmiyor… Burda iki türlü mesaj vardır: Biri İslâmiyet’’ten bahsetmemek, onu nisyan perdesinin ardına itmek… Ötekisi de İslâmiyet’’in yerine başka şeyleri takdim etmektir.
Sanat adına çıplak resim veya heykel yapılsa, bunda bir mesaj yok mu? İslâm’’ın edep ve hayası kaldırılıyor, onun yerine ar damarı yırtılmış, utanmayı unutmuş insan tipleri türetiliyor. Romanda da aynı durum geçerlidir. Kısacası mesaj vermeyen hiçbir sanat dalı gösteremezsiniz! İmla kurallarından uzak, mânâsız, sevimsiz şiir adı altında bir şeyler görürsünüz. Bunlar Akifler’i, Yahya Kemaller’i, Necip Fazıllar’ı, Cahit Sıtkılar’ı yıkmak için ortaya çıkmış idealistler değil mi? Yıkmak da mesajdır, yapmak da.
Ayaküstü sohbetimiz biterken, romanı, destanı yazılmayan gençlere ‘”Allahaısmarladık’” deyip, ayrıldım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir